BMGK 1325’ten 15 Yıl Sonra: Kadınlar, Barış ve Güvenlik


Özet

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’ nin, BMGK 1325 sayılı kararının ardından 15 yıl geçmesine rağmen; çalışmalar, kadınların ve kadın sorunlarının barış süreçlerine dâhil edilmesinde çok az bir ilerleme olduğunu gösteriyor. Bu çalışma, uzun süreli bir barışın sağlanması için bu sorunların neden önemli olduğunu, kadınların barış sürecini sonuçlandırmada nasıl önemli olacağı konusunu genişleterek analiz ediyor. Türkiye’de 2009 yılında başlatılan, başlangıçta Kürt Açılımı olarak bilinen barış süreci, uzun süren savaşın yol açtığı toplumsal cinsiyet sorunlarına çok az ilgi göstermiş, çatışmalardan etkilenen kadınların ihtiyaçlarını karşılamak için hiçbir plan oluşturmamış ve barış sürecine kadın ara bulucuları dâhil etmekte başarısız olmuştur. Bu makale,barış süreçlerine kadın sorunlarının dahil edilmesi hususunda bütünsel bir yaklaşım geliştirmenin yanısıra, sadece barış sürecine müdahil olan kadınarın sayısının değil, sürecin ilerlemesinde gerçekten fark yaratacak kişilerin sayısının da artırılmasının gerekliliğine işaret etmektedir.

***

2000 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) önemli bir yasa tasarısını kabul etti: kadınlar, barış ve güvenlik hakkında BMGK 1325 sayılı karar. Belge, savaşın kadınlar üzerindeki etkisini tanımlamakla kalmayıp, arabuluculuk sürecinde ve barışın tesisinde kadınların oynayabileceği rolün önemine de dikkat çekti. Kararın kabulünden 15 yıl sonra, kadınlar, barış ve güvenlik üzerine yapılan araştırmalar ve kadınların barış sürecine katılımını gösteren istatistikler, beklentiler ve sonuç arasında bir uçuruma işaret etmekte.

BMGK 1325 üç aşamlıdır: Karar alma ve barış süreçlerine kadınların katılımı, cinsiyete dayalı şiddetten korunmaları ve şiddetin önlenmesi. Son zamanlarda, kadınların barışın tesisindeki rollerini kabul etmeyi ve önemli aşamalarda kadınları ön plana çıkarmayı içeren tartışmalar var. Bu çalışma, kadınların barış sürecine katılımını sadece bir sayı olarak ele almayıp sürece müdahil olduklarında neler kattıklarına odaklanarak şiddetin önlenmesinin önemi ile ilişilendirecek, ve cinsiyet ve şiddet arasındakibağlantı hususundaki kavrayışı genişletmeye çalışacaktır.

Bu makale ilk olarak, BMGK 1325’in son 15 yıl içinde, kadınların barış süreçlerindeki varlığını artırıp artırmadığını analiz edecek. Daha sonra, çatışma ve barış ortamındaki kadınları ilgilendiren konuları geliştirerek barış sürecine önemli katkı sağlayabilecek kadınların profilini oluşturacak. Barış süreçlerine kadınların katılımı ile ilgili bütünsel bir yaklaşımın gerekliliğine değindikten sonra ise bu makale, bu konuları Türkiye’nin Kürt açılımı bağlamında tartışacaktır.

Barış Müzakerelerinde Kadınlar

1990 ve 2013 yılları arasındaki 40 barış sürecinde, kadın katılımı çabaları zayıflatmak ya da sorunları karışıklaştırmaktan ziyade, hem kadınların hem erkeklerin yararına olacak bir barış anlaşmasının, gerçekleşme ihtimalini arttırdı (O’Reilly et al., 2015; Paffenholz, 2015). Diğer değişkenler sabit tutulduğunda, kadınların da katıldığı resmi barış anlaşmaları çok daha uzun ömürlü oluyor. (Stone, 2014a). Barış müzakereleri sonunda yapılan anlaşmalarda, kadınların katıldığı anlaşmaların 2 yıldan daha uzun bir barış sağlama olasılığının katılmadıkları anlaşmalara oranla yüzde 20 daha fazla olduğunu görüyoruz. Uzun dönemde ise, bu anlaşmaların, kadınların oluşum sürecine katıldığı durumda, 15 yıldan uzun süreli barış sağlama şansının yüzde 35 arttığını görüyoruz (Stone, 2014a).

Kadınların barış görüşmelerine katılımı üzerine yapılan çalışmalar gösteriyor ki, barış müzakerelerine kadınların katılımı, barış taleplerine yeni yaklaşımların ve metotların geliştirilmesine katkı sağlıyor (UN Women, 2015). Kadınların katılımı, sosyal ve insani konuları da dâhil ederek, müzakereleri askeri eylem, güç ve servet paylaşımının ötesine taşıyor ve çoğunlukla taraflar arasında olumlu ilişkiler kurmak niyetinde oldukları için, köprüler oluşturan, rekabetçi olmayan bir müzakere biçimini teşvik ediyor. (The Institute for Inclusive Security, 2009). Kadınlar, barış ve güvenlik hakkında son küresel çalışmalar, barış müzakerelerine kadınların katılımlarının ve masadaki liderliklerinin, toplumun ihtiyaçları ve insani yardımların müzakerelere dâhil edilmesini sağladığını, çatışmalardan sonraki ekonomik toparlanmaya yardımcı olduğunu ve barış müzakerelerinin sonuçlandırılmasına katkıda bulunduğunu gösteriyor (UN Women, 2015).

Kadınların barış süreçlerine katılımları ve barışın sürekliliği arasındaki ilişkiyi gösteren bütün bu ampirik bulgulara rağmen, kadınlar hala barış müzakerelerinde yoklar. Birleşmiş Milletler Kadın Örgütü’nün (UN Women) 1992 ve 2011 yılları arasındaki verilerine göre (2012) , barış anlaşmalarına katılanların yüzde 4 ten daha azı, barış müzakerecilerinin yüzde 10’dan daha azı, kadınlardı.

BMGK ‘nin kadınlar, barış ve güvenlik hakkındaki kararları, BMGK 1325’in hedeflerini yerine getirmek için, Ulusal Eylem Planları’nın (UEP) (National Actions Plans) benimsenmesinin önemini ortaya koymaktadır. Aralık 2015 itibariyle, dünyanın dörtte birinden daha az bir kısmı UEP’yi kabul etti. Ulusal eylem planlarının etkili olması, daha fazla kadın katılımının sağlaması ve kadınlarla ilgili sorunlara ( örneğin, cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi, savaşan kadınların silahsızlandırılması ve tahliye edilmesi, güvenlik sektöründe kadınların varlığının artması, çatışmalar sonrasında cinsiyet eşitliğinin sağlanması gibi…) dikkat çekmek için devletin bütçe ayırması; sosyal, ekonomik, politik ve güvenlikle ilgili konularda çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte hareket etmesi ve hesap verebilirlik için mekanizmalar geliştirmesi gerekir. Ulusal Eylem Planları’nın çoğu, kadınların katılımınının gelişimini takip etmek için bir bütçeye ya da gerekli imkana sahip değil (UN Women, 2015). Birçok ülkede barış süreçlerine kadınların katılımı hala önemsiz olarak görülüyor. Ancak, “kadınların müzakerelerde olmamasının nedeni, onların diyalog ve müzakere sürecindeki sözde tecrübe eksikliği ile açıklanamaz” (UN Women, 2012) aksine, böyle önemli değişim aşamalarına kadınları dâhil etmede irade eksikliği söz konusudur.

Bu irade eksikliği bilindiği üzere, çoğunlukla ataerkil düşünce ve uygulamalardan kaynaklanıyor. Örneğin, Sarai Aharoni (2014), 20.yüzyılın sonunda İsrail-Arap müzakere sürecinde, İsrailli müzakerecilerle yaptığı çalışmada; İsrailli müzakerecilerin, Doğu ( Filistinliler) ve Batı (İsrailliler) arasındaki özsel kültürel farklılıkları belirtmek için cinsiyetçi kalıplar kullandıklarını ve kadınların diplomatik ve stratejik diyaloglardan çıkarılmasını meşru göstermek için bundan istifade ettiklerini ortaya koydu. Başka bir deyişle, İsrailli erkek müzakereciler, İsrailli kadınların müzakerelere katılımını sınırlamak için, Arapların ‘namus kodlarını’ bir mazeret olarak kullanmış, böylece Arap erkekliği hakkındaki kültürel algılamalardan yararlanmışlardır.

Barış müzakerelerinden kadınların dışlanmasının ve başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerin diğer bir nedeni de müzakerelerin iki taraflı ve homojen olduğunun düşünülmesidir. Müzakere masaları genellikle birbirine silah doğrultan taraflardan oluşur ve kadınlar çoğunlukla silah tutan taraf değildir. Çatışmalar görüşülmesi gereken, çok katmanlı ve karmaşık sorunlara yol açtığı için, müzakerelerde çatışmalardan etkilenen bütün tarafların temsil edilmesi gerekir. Başarılı barış süreçleri, silahlı veya silahsız bütün tarafların (Paffenholz, 2015) dâhil olmasını gerektirir. Sonuç olarak, kadınların bu süreçlerdeki temsili için kontenjan ayırmak, bu süreçlerin başarılı barış anlaşmaları ve kalıcı bir barışla sonuçlanmasına yardımcı olabilir. Ancak ben kadınların barış sürecine sağlayacağı önemli katkının, onların süreçlere nicel katılımının yanısıra, kadınların ve çatışma ve barış dönemlerinde onların hayatlarını etkileyen sorunların niteliksel temsilini de gerektirdiğini öne sürüyorum.Aslında, uluslararası toplumun kadın katılımının niceliksel artışına odaklanmasından dolayı, kadınların ne zaman fark yarattığına ve kadınla ilgili sorunlarda kadınların niteliksel katılımı tartışmalarına geçemiyoruz.

Dünyanın yarı nüfusu kadınlardan oluştuğu için, kadınların bu süreçlerde daha fazla yer alması ve kadın kimliğinin süreçlerdeki temsilinin gerekliliğine dair görüşler hiçbir suretle, reddedilemez. Ancak, şunları da sormak önemlidir: “Kadınlar sadece nicel olarak bulunmaktan ziyade barış masasına ne getirebilir?” ve “Kadınların barışa önemli katkısını nasıl kavramlaştırabiliriz?” Bu soruları sormak barış süreçlerinde kadınların sayısının artırılması için gösterilen çabaları baltalamamaktadır. Bu yazıda da idda edileceği gibi, gerekli ama yeterli değildir.

Barış Süreçlerinde Kadın ve Başarı: Kadınların Önemli Katkısı

Ekim 2000’den yani BMGK 1325’in kabulünden bu yana, resmi barış süreçlerindeki kadınların sayısının artırılması ve kadınlara daha fazla söz hakkı vermek için barış görüşmelerinin yeniden ve daha iyi şekilde tasarlanması konusunda çok düşük bir ilerleme kaydedildi. (Paffenholz, 2015) Kadınlar katıldıklarında, çoğunlukla hükümeti temsil ediyorlar. Barış süreçlerinin kapsayıcılığı, çatışmanın her iki tarafından, her seviyeden ve çeşitli rollerden kadınların temsilini gerektirir. Bununla birlikte hükümetlerin süreç boyunca sivil toplum üyelerine danışması gerektiğini de göz önüne alırsak, sivil toplum üyesi kadınların şu rollerden bir veya birkaçı bağlamında temsil edilmesi önemlidir: Görüşmelerde doğrudan katılımcı, danışman, gözlemci, komisyon üyesi, problem çözme atölyelerinde katılımcı, kamusal karar alıcı ve kitle eylemleri (O’Reilly et al., 2015).

Bu kadınların yerel sivil toplum örgütlerinden seçilmesi ayrıca önemlidir. Barış süreçlerine hükümetler arası kuruluşların temsilcileri gibi çatışma dışındaki kadınları dâhil etmek, daha uzun süreli bir barış anlaşması sağlamaz. Aksine, çatışmalardan etkilenen yerli kadınların sürece dâhil olması uzun süreli bir barış anlaşması için hayati önem taşır (Stone, 2014b). Sivil toplum temsilcilerinin katıldığı barış anlaşmalarının başarısız olma olasılığı yüzde 64 daha azdır (Nilsson, 2009). Ayrıca, başarılı barış süreçleri sivil toplum aktörlerinin BMGK 1325’in uygulanması için devlete baskı kurmakla kalmayıp, karar alma sürecinde cinsiyet eşitliği ilkelerinin göz önünde tutulmasını sağladığını gösteriyor. (Jenkins, 2013). Son olarak araştırma, kadınların bir grubun adına masaya oturduklarında, toplumdaki bütün kadınların sorunlarını temsil etmek yerine kendi kişisel sorunlarını temsil ettiklerini gösteriyor. Ancak, geçmişte barış ile ilgili çalışmış, organize gruplara liderlik etmiş kadınlar müzakere sürecine dâhil edildiğinde, barış anlaşmaları daha sürdürülebilir hale geliyor (O’Reilly et al., 2015, s. 26).

Barış süreçlerinde artan kadın varlığı önemli olmakla birlikte, arabuluculuk ve barışın inşasında çeşitli rollerde kadınlara istihdam yaratmaya öncelik verilmesi önemlidir. Kadınların etki etmesine olanak sağlayandoğru bir strateji ile hareket edildiğinde, kadınların katılımı en yararı sağlayacaktır. (Paffenholz, 2015). Doğru strateji, şiddete karşı bütünsel bir yaklaşım geliştirmeyi içerdiği gibi kazanmaya çalışmak yerine diğerinin bakış açısını anlamaya çalışmak anlamına da gelmektedir. Aşağıda tartışıldığı gibi, bunlar sivil toplum üyeliğinin öğretebileceği normlardır.

Barış Süreçlerine Kadın Sorunlarının Dahil Edilmesinde Bütüncül Bir Yaklaşımın Gerekliliği

1990’dan beri barış süreçlerinde sadece kadınlar değil aynı zamanda onların hayatlarını etkileyen sorunlar (örneğin cinsiyet eşitliği, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vb.) da bulunmuyor. BMGK 1325’in kabulünden bu yana, kadınların insan haklarını ele alan hükümler, sadece sınırlı sayıda barış anlaşmasına dâhil edilmiştir. Kadın sorunlarının, ve kadınların barış sağlayıcılar olarak anlaşmalara dahil edilmesi ve bununla ilgili hükümlerin uygulanması olduğu kadar şiddete karşı bütünsel bir yaklaşım geliştirilmesi de huzurlu bir toplum yaratmada uzun vadeli bir vizyon için gereklidir. Şiddetin önlenmesi ve kadın katılımını azaltan sorunları ilişkilendirerek cinsiyet merceğini genişletmek, böylesi bir vizyon için ön koşuldur. BMGK 1325’in temel taşlarından biri olan engelleme, cinsiyete dayalı her türlü şiddetin önlenmesi için uluslararası toplumu teşvik etmektedir. Ancak bu, çatışmaya meyilli toplumlarda şiddetin ana nedenlerini anlamak kadar, cinsiyete dayalı şiddet ile şiddetin farklı biçimleri arasındaki karşılıklı bağlantıları görmeyi de gerektirir.

Toplumlarda, toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında “şiddetin sürekliliğini” araştıran bilim insanları, şiddetin kişiler arasından uluslararasına uzanan cinsiyetçi bir sürekliliği olduğunu tartışırlar (Gangoli, 2006; Cockburn, 2012). Bu uzmanlara göre evde, iş yerinde ve kamusal alanda yaşanan şiddet arasında barış ve çatışma dönemlerinde de süregelen göz ardı edilemeyecek bir bağ vardır. Süreklilik “baskı ile zarar ve fiziksel zarar” (Cockburn, 2012, s. 255) olarak hareket ettiği için yoksulluk, dışlanma, aşağılanma gibi biçimlere bürünen yapısal şiddet kaçınılmaz olarak aile ve ev içi şiddete dönüşür (Scheper-Hughes, 2004; Bourgois, 2004).

Toplumsal cinsiyet ile şiddet arasındaki ilişkiye farklı bir pencereden; iktidarın kesişimsel analizi üzerinden bakarsak gücün, kapitalizm, etno-ulusal hegemonya ve patriarki gibi farklı boyutlarının nasıl birbirini güçlendirdiğini görürüz. Sınıf, toplumsal cinsiyet, etnik köken gibi toplumsal farklılıkların kesişimselliği hali hazırda var olan ayrımcılık ve baskı biçimlerini güçlendirerek azınlık kadınlarının temsilini zayıflatmakla kalmaz (Weldon, 2006; Hughes, 2013), daha fazla baskıya da sebep olur.

Ancak ırkçılık, cinsiyetçilik, milliyetçilik gibi ideolojiler toplum nezdinde içiçe geçse de, şiddet kavramı bünyesinde bu ideolojilerin kesişiminden fazlasını barındırır. Şiddetin temel sebeplerini anlamak için şiddeti bu çatışmaların ortaya çıktığı ve sürdürüldüğü dört farklı alan bağlamında incelemek ve bu alanlar arasındaki bağlantıyı kurmak gerekir: Yapısal, kurumsal, kişiler/gruplar arası ve bireysel şiddet alanları. Çünkü “özünde hiçbir nedensel düzey şiddeti oluşturmaz ancak bir nedensellik değişkeni bir veya daha fazlasıyla bir araya geldiğinde şiddetin ortaya çıktığı bir durumun oluşmasına yol açabilir.” (Moser, 200, s. 39) Dolayısıyla tüm bu bakış açılarını birlikte ele aldığımızda, bütünsel bir analiz, toplumlarda şiddetin birbiriyle ilişkili kişisel, sosyo-ekonomik, kültürel, psikolojik kökenleri olduğunu ve eşitsizlik kesişiminin bu şiddeti yaratan yapısal sorunları güçlendirdiğini görmekve genel olarak şiddeti anlamak için kişinin perspektifini genişletmesi elzemdir (Çelik, 2015). Sonuç olarak çatışmaya meyilli toplumlarda barış yanlılarının, şiddetin farklı biçimlerinin kadınların hayatını nasıl etkilediğini, onları barış ortamından nasıl mahrum bıraktığını araştırması ve bir analiz oluşturması bu sorunların barışçıl toplum tasavvurunu baltalamaması için elzemdir. Böylesi bir tasavvur ise genellikle halk düzeyinde çalışmaktan ve/veya toplumu sıradan vatandaş normları üzerinden anlamaktan gelir.

Türkiye’nin Barış Sürecinde Kadın ve Kadın Sorunları

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) 1325 sayılı kararın uygulanmasına dair yapılan panelin raporu, kadınların Türkiye’deki barış sürecine katkısını “orta derece” olarak nitelendirmiştir (UN Women, 2015, s. 42). Ancak aşağıda ele alınacağı üzere, ben bu değerlendirmenin, kadınların sürece ara bulucu olarak katılımından veya kadın sorunlarının ve şiddetin engellenmesi meselelerinin sürece dahlinden ziyade kadınların süreceeşitlik savunucusu ve gözlemci rolü bağlamında katkı sağlamasından kaynaklandığını tartışmaktayım. Kadının etkisini arttırmak için barış görüşmelerine (eğer taraflar tekrar masaya oturma kararı verirse) ne tür kadınların dâhil edilmesi gerektiğinin ve Türk toplumunun şiddetin birbirine bağlı biçimlerini nasıl barındırdığının tartışılması gerekir.

Kürt Açılımı kamuoyuna açıklandığında ilk olarak sivil toplum üyelerine (akademisyenler, gazeteciler, kanaat önderleri) danışma süreciyle başladı. Aşırı milliyetçi parti tarafından “12 kötü adam” olarak nitelenen bu ekibin içerisinde, 2013 yılında akil kişiler heyetine giren bir kadın akademisyen de vardır: Deniz Ülke Arıboğan. Ancak milliyetçilerin de söylemlerinde sıkça rastlayabileceğimiz gibi Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde barış görüşmeleri genelde “erkek işi” olarak algılanmaktadır. Sonuçta kadınlar Türk hükümetinin ekipleri içinde kendilerine fazla yer bulamdılar. Nitekim süreç, hükümet tarafından seçilmiş Akil İnsanlar Heyeti üzerinden toplumsal desteği arttırmak amacıyla 2013 yılında hükümet tarafından yeniden başlatıldığında kadınların konumunda bir değişiklik olmamıştır. Heyetteki 63 üyenin yalnızca 12’si, yani %19’u kadındır. Dahası, hükümetin barış sürecinde sunduğu reformların hiçbiri kadın sorunlarını içermemektedir.[i]

Hükümetin barış sürecindeki kadınlara yönelik toplumsal cinsiyet algısı savaşlarda çocuklarını kaybeden anneden ibarettir. Bu algı sloganlar üzerinden de kendisini yeniden üretir: ‘Analar ağlamasın!’ Kadının annelik rolü çatışmanın iki tarafı arasında bir duygudaşlık kurmayı ve sürece desteği arttırmayı başarmış gibi görünse de kadının rolünü anneliğe indirgemek toplumda bulunan milliyetçi ve militarist ataerkil zihniyeti yeniden üretmekten başka bir şey değildir.

Ancak hükümetin söylemlerinden farklı olarak kadınlar Kürt ulusal siyasi hareketinde geleneksel olarak önemli bir role sahiptirler ve Öcalan’ı ziyaret eden ekiplerin içerisinde yer alarak Öcalan, PKK ve hükümet arasında iletişimi sağlamışlardır. Dahası toplumsal cinsiyet eşitliği örgütün felsefesi ve pratiğinde yer bulmaktadır (Çağlayan, 2009; Casier & Jongerden, 2013). Bu toplumsal eşitlik algısı liderliğin ve savaşçı birimlerin seçimine de yansır. PKK’de çeşitli düzeylerde kadın savaşçılar vardır; örneğin, PKK, KCK (Koma Civakên Kurdistan, Kürdistan Topluluklar Birliği) eş başkanı bir kadındır. Hükümet, Öcalan ve PKK ile yürütülen müzakereler 2015 yılının ortasında dondurulmadan önce Öcalan’ın DÖKH’de (Demokratik Özgür Kadın Hareketi) hakları aktivisti olan Ceylan Bağrıyanık’ı da kendisini ziyaret eden heyete dahil etme çabası başarılı olmuştur. Ancak onun heyete dâhil olmasından kısa bir süre sonra hükümet heyetin, Öcalan’ın cezaevinde olduğu İmralı adasına girişine engel olur. Bağrıyanık’ın heyette yer almasının asıl sebebi kadın hakları bağlamında Öcalan ve kadın hareketi arasında müzakereler yürütmektir.

Sivil toplum düzeyinde ise kadınlar yalnızca baskı grubu olarak değil aynı zamanda barışın ve adaletin bekçileri olarak da aktif rol oynamışlardır. Süreç boyunca en etkili inisiyatiflerden biri de BİKG (Barış için Kadın Girişimi) olmuştur. Ortaya koyduğu birçok eylemden bazıları, güney doğu Anadolu’daki PKK militanlarının geri çekilişini denetlemek, barış süreçlerine kadınların katılımına dair çalıştaylar ve konferanslar düzenlemek, şiddetin ortaya çıktığı yerlerde kanıt toplama misyonları gerçekleştirmek, raporlar yayınlayıp meclise ve devlet yetkililerine sunmak gibi önemli etkinliklerdir. BİKG’nin raporları anayasa değişikliklerinin yapılması ve hakikat komisyonlarının kurulmasının önemini ve toplumsal cinsiyet temelli güvenlik reformlarının gerekliliğini vurgulayarak kadınların tüm bu süreçlerde aktif rol alması gerektiğini ifade etmişlerdir.

BİKG dışında birçok kadın STK’si da süreç boyunca kendi taleplerini sunmuş ve fikirlerini ortaya koymuştur. Ancak Dünya Barış Konseyi (WPC) ziyaret ettikleri şehirlerde genelde kadın katılımının düşük olduğunu raporlamıştır. Karadeniz WPC raporuna göre bunun iki önemli sebebi vardır: bölgedeki kadın örgütlerinin azlığı ve komitedeki kadınların niceliksel azlığıdır (UKAM, 2014). Dolayısıyla kadınların barış sürecine etkisi de bazı bölgelerdeki kadın mobilizasyonunun düşüklüğü ve hükümetin komitelere kadın katılımını arttırma konusundaki irade eksikliği sebebiyle eksik kalır.

Savaşın ve şiddetin, ırkçılığın ve ayrımcılığın kökenindeki sebepleri ortadan kaldırmak için ataerkil zihniyete karşı toplumsal cinsiyet konusunda duyarlı bir bakış açısı oluşturmak elzemdir. Böylesi bir bakış açısı kadın olarak doğmuş olmakla doğrudan bağlantılı değildir; şiddet ortamlarının kadınları nasıl ötekeleştirdiği analiz etmekle mümkün olabilir. Bu da, kadınların sadece biyolojik cinsiyetleri sebebiyle değil, toplumda farklı alanlarda uygulanan şiddetler arasındaki bağlantıları görmeye başlamalarıyla birlikte barış süreçlerine katılımlarını mecburi kılar. Çelik’in araştırması kadın politikacıların bu bağlantıları görememekteki hatalarının kimliklere dair özcü bir bakış açısına sahip olmalarında, (cinsiyet ve etnik kimliği toplum tarafından inşa edilmiş yapılar olarak analiz etme kabiliyetinden yoksun olmalarında) dini muhafazakârlık, milliyetçilik ve ataerkillik gibi farklılıklardan ziyade benzerlikleri, “aynılığı” ve millet, devlet ve aile üzerinden tesis edilen “birliği” vurgulayan, ideolojilere bağlılıklarında yattığını göstermektedir(2015). Ancak bütünsel analizlerin gelişimindeki en önemli etkiyi, üyeliğin benzer sebeplerle kolektif mücadele vermeyi ve farklı mücadele alanlarıyla empati kurmayı öğrettiği kimlik temelli insan hakları veya çevreci sivil toplum kuruluşları yapar (Çelik, 2015). Farklı politik görüşe sahip kesimlerle empati kurmak toplumsal çatışmanın yoğun olduğu alanlarda barışa giden yolda kritik bir köprü görevi görür.

Sonuç olarak kadının temsili ve şiddetin durdurulması için yurttaşlık değerlerinin öğretildiği, ötekini anlayan, onunla empati kurabilen ve kolektif direniş stratejilerini bilen daha fazla kadına ihtiyaç vardır. Böylesi değerlere sahip, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dinamiklerini anlayan kadınlar, toplumdaki diğer yapısal şiddetin kaynaklarını görebilir çünkü “toplumsal cinsiyet daha geniş toplumsal ilişkilerin anlamlandırılabildiği analitik bir lenstir” (El-Bushra, 2004, s. 169). Bu kadınlar aynı zamanda yerel dinamikleri de anlayabilmeli ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği anlayışlarını toplumdaki diğer yapısal şiddet kaynaklarıyla ilişkilendirebilmelidir.

Sonuç

Araştırmalar kadınların çatışmalar süresince ve sonrasında sahada barışın inşasında aktif ve etkili olduğunu göstermektedir. Ancak bu çabalar resmi barış süreçlerinde nadiren gözlemlenir. Başka bir deyişle, kadınlar barışı inşa edenler olarak doğrudan yapısal şiddeti azaltma işini yaparlar ancak bu zorlu iş çoğu zaman küçümsenir, engellenir ve bastırılır. Ancak barış diyalogları, tabanda yapılan çalışmalar ve yurttaş aktivizmi de barış süreçlerinin önemli parçalarıdır.

Türkiye, her ne kadar BMGK 1325’nin imzacılarından olsa da bu kararın uygulaması bağlamında henüz herhangi bir adım atmamıştır. Aynı zamanda, hükümetin barış sürecine kadınların katılımını desteklememesi barış sürecinde kadın sorunlarının göz ardı edilmesine sebep oldu. Aslında Türkiye’de özellikle sivil toplumdan, farklı düzeylerde barış sürecine destek olabilecek niteliklere sahip kadınlara mevcuttur. İş dünyasında, akademide, politikada ve diğer alanlarda toplumdaki farklı çatışma vakalarında üçüncü taraf veya müzakereci olarak hareket eden kadınlar vardır. Sivil toplumdaki kadınların Türkiye toplumunun farklı katmanlarını bir araya getirme deneyimi de bulunmaktadır. Arkadaşıma Dokunma (1993), Barış Anneleri (1993), Birbirimize Sahip Çıkıyoruz (2008) gibi sivil inisiyatif örneklerinin tamamı farklı kimliklere sahip kadınların birbiriyle iletişim kurmak ve birbirini anlamak için oluşturdukları örgütlenmelerdir.

Dünyanın neredeyse her yerinde barış ve çatışma dönemlerinde toplumsal cinsiyete dayalı farklı deneyimleri kabul etme konusunda erkek egemen aktörler ve hükümetler isteksiz davranırlar. Ancak çatışmanın yeniden yükseldiği ve toplumun yeniden polarize olduğu koşullarda ivedilikle yapılması gereken sivil toplum üyelerinin, kadınların liderleri yeniden masaya dönmeye ikna edebilmek içinuygulayabileceği stratejileri tartışmasıdır. Ancak farklı kimliklere, ihtiyaçlara ve taleplere sahip kadınlar birbiriyle konuşmaya başladığında ve olası barış eylemlilikleriyle birlikte çatışma ve barışa dair iki tarafı da tatmin eden bir anlayış geliştirdiklerinde, liderleri yeniden müzakereye döndürebilecek baskıyı yaratabilirler. Ancak kapsayıcı ve sürdürülebilir barış aynı zamanda sürecin kadınların hayatlarını erkeklerinkinden daha farklı etkileyen meseleleri ve farklı şiddet formları arasındaki bağlantıları de içerecek şekilde genişletilmesini de gerektirmektedir.

Profesör Ayşe Betül Çelik, Sabancı Üniversitesi

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Çelik, A. B. (Mart, 2016), “BMGK 1325’ten 15 Yıl Sonra: Kadınlar, Barış ve Güvenlik ”, Cilt V, Sayı 3, s.6-17, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=10926&lang=tr)

Referanslar

Aharoni, S. (2014) ‘the Gender-Culture Double Bind in Israeli-Palestinian Peace Negotiations: A Narrative Approach’; Security Dialogue 45(4), s. 373-390.

Casier, M. ve Jongerden, J. (2013) ‘Understanding Today’s Kurdish Movement: Leftist Heritage, Martyrdom, Democracy and Gender’ [Accessed on 27 January 2016], European Journal of Turkish Studies, şuradan ulaşılabilir:

http://ejts.revues.orgwww.ejts.revues.org/4656

Cockburn, C. (2012) Anti-militarism: Political and Gender Dynamics of Peace Movements. New York: Palgrave.

Çağlayan, H. (2009) Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar. İstanbul: İletişim.

Çelik, A. B. (2015) ‘Holistic Approach to Violence: Women MPs’ Understanding of Violence against Women and Violence in the Kurdish Issue in Turkey’, European Journal of Women’s Studies. First online.

El-Bushra, J. (2004) ‘Fused in Combat: Gender Relations and Armed Conflict’ in H. Afshar and D. Eade (der.) Development, Women and War: Feminist Perspectives. Oxford: Oxfam GB.

Gangoli, G. (2006) ‘Engendering Genocide: Gender, Conflict and Violence’, Women’s Studies International Forum, 29, s. 534-538.

Hughes, M. M. (2013) ‘the Intersection of Gender and Minority Status in National Legislatures: The Minority Women Legislative Index’, Legislative Studies Quarterly 36(4), s. 489-516.

Jenkins, R. (2013) ‘Advancing Women, Peace and Security Agenda: Political Challenges and Opportunities’, şuradan ulaşılabilir:

http://www.peacebuilding.no/var/ezflow_site/storage/original/application/5d36493c24ed101a0d942ebc8e6f33cf.pdf

Moser, C.O.N. (2001) ‘The Gendered Continuum of Violence and Conflict: An Operational Framework’ in Moser, C. O.N. & Clark, F. C. (der.). Victims, Perpetrators or Actors? Gender, Armed Conflict and Political Violence. London: Zed Books.

Nilsson, D. (2009) ‘Anchoring the Peace: Civil Society Actors in Peace Accords and Durable Peace’, International Interactions 38(2), s. 243-266.

O’Reilly, M., Ō Sūlleabhain, A. and Paffenholz, T. (2015) Reimagining Peacemaking: Women’s Roles in Peace Processes. New York: International Peace Institute.

Paffenholz, T. (2015) ‘Beyond the Normative: Can Women’s Inclusion Really Make for Better Peace Process’, 3 Aralık, şuradan ulaşılabilir:

http://graduateinstitute.ch/files/live/sites/iheid/files/sites/ccdp/shared/Docs/Publications/Beyond the Normative Can Women’s Inclusion Really Make for Better Peace Processes.pdf

Stone, A. L. (2014a) ‘Women Transforming Conflict: A Quantitative Analysis of Female Peace-making’, şuradan ulaşılabilir:

http://ssrn.com/abstract=2485242

Stone, A. L. (2014b) ‘Can the Women Make the World More Peaceful?’, The Guardian, 14 Ağustos

The Institute for Inclusive Security (2009) ‘Bringing Women into Peace Negotiations’, no.2, şuradan ulaşılabilir:

https://www.inclusivesecurity.org/wp-content/uploads/2013/05/Negotiations_FINAL.pdf

UKAM (2014) Akil İnsanlar Heyet Raporları [Reports of the Wise People Committees), Istanbul: UKAM Yayınları.

UN Women (2012) Women’s Participation in Peace Negotiations: Connections between Presence and Influence, şuradan ulaşılabilir:

http://www.unwomen.org/~/media/headquarters/attachments/sections/library/publications/2012/10/wpssourcebook-03a-womenpeacenegotiations-en.pdf

UN Women (2015). Preventing Conflict, Transforming Justice, Securing the Peace: A Global Study on the Implementation of United Nations Security Council Resolution 1325, şuradan ulaşılabilir:

http://wps.unwomen.org/~/media/files/un%20women/wps/highlights/unw-global-study-1325-2015.pdf

Weldon, S.L. (2006) ‘The Structure of Intersectionality: A Comparative Politics of Gender’, Politics & Gender 2(2), s. 235-248.

Son notlar

[i] Bu sorunlar şu şekilde sıralanabilir: a) çatışma sürecinde kadına yönelik suçların incelenmesi için bir hakikat komisyonunun kurulması; b) meclis de dâhil olmak üzere barış için kurulan tüm komisyonlarda kadının eşit temsili; c) toplumsal cinsiyet temelli sosyal politikalar ve güvenlik reformları; d) genel ve özel olarak Kürt kadınları için toplumsal cinsiyet eşitliğinin anayasal olarak garanti altına alınması; e) Kürt kadınların deneyimlediği psikolojik baskının son bulması BİKG(2013: 19-20).

Kaynak: http://researchturkey.org/tr/15-years-after-unscr-1325-women-peace-and-security/

+ There are no comments

Add yours