Feminizm, Savaş ve Çatışma Çözümünde Kadınların Rolü


Zarkov_portray2Dr. Dubravka Zarkov, Hollanda Rotterdam’da Erasmus Üniversitesi, Uluslararası Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde, Toplumsal Cinsiyet, Çatışma ve Gelişim bölümünde yardımcı doçent olarak görev yapmakta. Uzmanlık alanları; toplumsal cinsiyet, şiddet, çatışma ve savaş, militarizm, medya ve temsilin siyaseti. Zarkov bu alanlarda feminist perspektifle pek çok araştırma yürütmüştür. Aynı zamanda Zarkov Yugoslavya Savaşı’nda 1980’ler ve 1990’lar döneminde Sırp ve Hırvat basınında kadın ve erkek bedenlerinin nasıl temsil edildiğine dair yaptığı analizleri içeren “Savaşın Gövdesinde” adlı kitabın da yazarıdır.

DEMOS olarak, Zarkov ile Leiden Üniversitesi’nin 8-19 Haziran 2015 tarihlerinde Lahey’de düzenlediği Toplumsal Cinsiyet, Savaş ve Güvenlik adlı yaz okulunda karşılaştık. Kendisi de bu yaz okulunda Toplumsal Cinsiyet, Çatışma ve Feminist Teori başlıklı bir sunum yaptı.

DEMOS: Çatışma ve toplumsal cinsiyet konularında feminist bir perspektifle akademik çalışmalar yapıyorsunuz. Bize savaş ve şiddet konularında feminist bakış açısının 1. ve 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası dönemde nasıl değiştiğinden bahsedebilir misiniz?

Dr. Dubravka Zarkov: Feminizm hakkında konuştuğumuzda – şunu aklımızda tutmalıyız – dünyanın pek çok farklı yerinde, farklı feminist gruplar ve akademisyenler elbette farklı araştırmalar yapmakta. Benim bilgim daha çok Batı feminist geleneği, Güney Asya feminizmi ve bunun içinde ayrıca ikinci dalga feminist düşünce ile sınırlı. Yani 1968 sonrası, 70’lerin başı ve sonunda başlayan feminist çalışmalar. Elbette savaş, şiddet ve özellikle kadına yönelik şiddet her zaman feminizme dair bir konu olmuştur. Ancak kadınların savaş karşıtı ve barış mücadelesine katılımı veya diğer yandan 1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi hemşire olarak ya da İkinci Dünya Savaşı’ndaki gibi anti-sömürgeci mücadelelerde ve sosyalist devrimlerde partizan olarak savaşta yer almaları gibi savaşa karşı bir rol üstlenmeden ziyade daha çok feminist aktivizm, kadınların aktivizmi ve kadınların savaş
taki rolü feminist araştırmanın konusuydu.

Kadınlar tüm bu mücadelelerin hepsine katıldı ve feministler bunun üzerine pek çok araştırma yaptı. Bunun yanısıra kadınların savaş deneyimleri var: Erkekleri savaşmak için gittiğinde evde yalnız kalma ya da şiddetin mağduru olarak savaş dönemi işlerinin herhangi birine dahil olma, örneğin ekonomik aktivitelere katılma gibi deneyimleri oldu. Kadınlar örneğin – özellikle İkinci DüZarkov-Roportaj_görselnya Savaşı’nda- askeri mühimmat fabrikalarında çalıştı. Böylece, ikinci dalga feminizmin, Batı Feminist düşüncesinin gündemine geniş bir konu çeşitliliği girmiş oldu.

Feminizmde, erkeklerin şiddete daha yatkın ve daha agresif olduğu, kadınlarınsa daha barışçıl olduğu gibi bir önyargı muhtemelen her zaman mevcuttu. Bu aynı zamanda feminist bir siyasi proje. Bu yaklaşım, erkekleri ezen olarak görür ve patriyarkal sistemi erkeklerin fayda sağladığı, kadınlarınsa baskı altına alındığı bir sistem olarak algılar. Bu yaklaşım kadınları biraz da kurban olarak görür. Ancak kadınların baskı altına alınmasına ya da kadınların kurbanlaştırılmasına ve kadına yönelik erkek şiddetine bakıldığında; bu erken dönem feminist çalışmalar daha çok kadınların aktör olmasına ve aktör olma pratiklerine, tüm bu tür rollerin sergilenmesiyle kadınların güçlenmesi üzerine eğildiği görülmektedir.

Tüm bu kadınların çok çeşitli rollere sahip olmalarının pozitif bir etkisi var mı? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bence bu açıdan kadınların farklı deneyimleri dikkate alındı. Kadınların savaştan etkilenmesi ve savaşa dahil olmasını içeren tüm bu yollara bakılması iyi bir yaklaşım, çünkü farklı toplumsal pozisyonlarda olan kadınlar çok farklı deneyimlere sahip.

Erken feminizm kadınların benzer tecrübeleri olduğunu varsaymaktaydı. Merkezde olan kızkardeşlik fikriydi ve kadınlar arasındaki farklılıklara yeterince ilgi yoktu. İşçi sınıfı kadınlara göre üst sınıf kadınların nasıl daha ayrıcalıklı olduğu hususunda sınıf konusuna biraz ilgi vardı. Ancak şimdi diğer farklılıklara da gösterilen ilgi o zaman mevcut değildi. Kesişimsellik açıkça entelektüel bir moda haline geldi.

Karmaşıklık ve faklılıklara bakmış olan bu tür erken yaklaşımları, aynı zamanda kadınlara kurbanlar olarak erkeklere de failler olarak bakan basit ayrımdan kaçınmaya çalışan Elshtain’in bazı çalışmalarını takdirle karşılıyorum. Elshtain erkekleri savaşa gidip öldürmeleri yönünde cesaretlendiren kadınlar hakkında çokça yazmıştır. Bana göre ilginç bir dönem. Sonra 80’ler ve erken 90’lar geldi, Yugoslavya’daki savaş ve Ruanda’daki soykırım. Bence bu Batı’daki feminist düşüncede önemli bir değişim yarattı.

Bu değişimi biraz daha açar mısınız?

Bence, feminist yaklaşımın kadın ve savaş ile toplumsal cinsiyet ve çatışmaya dair mağduriyete çok güçlü bir şekilde odaklanması sonucu diğer tüm konuların marjinalize edilmesiyle büyük bir daralma gerçekleşti. Böylece kurban olarak, özellikle de tecavüz kurbanları olarak kadınlar, feminist yazımının neredeyse en önemli konusu haline geldi. Yugoslavya’daki savaş, Ruanda’daki soykırım, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki savaş,  Darfur/Sudan’daki savaştaki katliamlardan dolayı oldu bu.

Tecavüz, kadınların savaştaki esas deneyimiymiş gibi bir hale geldi. Böylece eğer savaşta tecavüze uğramadıysan, sanki hiç acı çekmemişsin gibi gösterildi. Bir şekilde kadınların savaş deneyimlerini tecavüz deneyimine indirgeyen, bana göre sorunlu bir teorik ve politik dönüşümdü.

Bana göre bu oldukça sorunlu, çünkü birçok açıdan milliyetçi bakış açısına denk düşüyor aynı zamanda. Milliyetçiler onların erkekleri bizim kadınlarımıza tecavüz etti diyeceklerdi. Böylece tecavüz çokça tartışıldı. Eğer biz feministler olarak, aynı konuya aynı yöntemle odaklanmaya devam etmeyi sonlandırmasaydık ve kadınları tecavüz edilebilir, tecavüzü de nihai deneyim olarak tanımlamaya devam etseydik milliyetçilikle savaşma stratejilerimiz ne olacaktı? Yani bu değişim sorunlu bir değişim benim için.

Batı feminizmini daha çok Yugoslavya’daki savaşla ilgilendiği, ancak Ruanda deneyimiyle ilgilenmediği yönünde eleştiriyorsunuz. Bu aynı zamanda pek çok sınırlılık da getiriyor. Bu sınırlılıklar hakkındaki düşünceniz nedir? Aynı zamanda bu iki savaştın Batı feminizminin pozisyonuna etkileri nelerdi?

Öncelikle Yugoslavya’daki savaş Ruanda’daki soykırımdan önce oldu. Yani tabii ki kadınları n toplu tecavüze uğraması özellikle Bosna ile bilinir hale gelirken bu durum kadın örgütleri, feminist avukatlar, ve pek çok kişi tarafından çok güçlü bir feminist aktivizmin yaratılmasını sağladı. Savaşla kadına yönelik şiddet arasındaki ilişkiye dikkat çekilmesi ve tecavüze savaş suçu olarak kovuşturma açılabilme ihtimalinin mümkün kılınması çok önemli bir küresel mücadeleydi.

Ancak dediğim gibi, bunun istenmeyen bir etkisi oldu: Bir yandan tecavüze karşı mücadele ederken diğer tüm deneyimleri unuttuk. Ancak Yugoslavya’da tecavüz üzerine çok fazla feminist araştırma yapıldığı için, Ruanda’daki soykırım gerçekleştiğinde, tecavüzün soykırımda da kullanılan şiddet türlerinden biri olduğuna dair bile bir farkındalık yoktu.

Bir şekilde odak gerçekten sadece soykırımsal öldürmeydi. Aynı zamanda tecavüzün de devam ettiğine dair farkındalık daha sonra geldi.

Bazı feminist düşünürlerin, -çok önemli bir feminist avukat olan Patricia Sellers’dan bahsetmiştim- Ruanda’ya kıyasla Bosna’daki tecavüzlere Batı’da daha çok dikkat çekildiğine dair tartışmaları vardı, ve bu fark bir şekilde Afrika’yı savaşların ve şiddetin kıtası olarak tanımlayan Batı’daki ırkçılık tarihiyle örtüşmekte.

Evet, Batı feminizmi Ruandalı kadınların deneyimlerine kendi düşünce sistemi içinde yer vermediği için eleştirilmiştir. Afrika, kısmen de olsa Avrupa kıtasının parçası olan Bosna ve Yugoslavya’ya göre Avrupa için daha değersizmiş gibi algılanmaktadır.

Bu Türkiye’de de benzer. Kadınlar olarak Yugoslavya’daki savaşı incelediğimizde, feminist yaklaşım daha çok tecavüzlere odaklanmakta ve çoğu zaman feminist aktivizmi gözardı etmekte.

Pek çok aktivizm türü vardı. Sadece feminist aktivizm değil, aynı zamanda kadınların aktivizmi de vardı. Kendilerini feminist olarak tanımlamayan birçok kadın grubu kadın dayanışma grupları oluşturmuştur. Mültecilere, kadınlara ve benzer gruplara yardım etmek için pek çok kadın STK’sı ve kitle örgütlenmesi oluşturuldu. Savaş, yerinden edilme vb. sorunlar etrafında örgütlenen pek çok aktivist hareket vardı, ama bunlar çok daha kısıtlı bir ölçekte tanınırlık kazandı.

Yani savaş dönemlerindeki feminist yaklaşımın temel problemi milliyetçilik diyorsunuz..

Yani bir tür birleşim. Siyasi bir proje olarak feminist yaklaşımın bir boyutu kadınların mağduriyetleri ve baskılanmaları hakkında, çünkü feminizm pek çok açıdan dünyayı toplumsal cinsiyet çizgisinden açıklar ve kadınların toplumsal hayatın pek çok alanında daha çok sömürüldükleri, kaynaklardan daha az faydalandıkları, eğitim, siyaset, sağlık ve yiyecek vb. alanlarda kadınların eşit erişimini sağlamak için daha çok mücadele etmek gerekliliğinde farklılaşır. Bu nedenle kadınların nasıl dışlandığı, sömürüldüğü, marjinalize edildiği ve kurbanlaştırıldığı gibi konular feminist projenin hayati bir parçasıdır.

Erken feminist yaklaşım kadınların hepsine aynıymış gibi baktı ve kadınların arasında farklılıklarının olduğunu ve aslında diğer kadınların ve aynı zamanda erkeklerin ezilmesinden bazı kadınların faydalandığını göremedi. Bu nüanslar teorik ve siyasi olarak ancak 80’lerin sonunda kesişimsellik ve kadınlar arasındaki bu farklılıkların dikkate alınmasıyla oldu.

Ancak bence feminizm içerisinde bu tür farklılıkların kadınların acı çektiğini ve dünyadaki mücadeleyi unutmadan feminist yaklaşıma nasıl dahil edileceğine dair pek çok mücadele var. Yani bu öyle çok kolay bir siyasi tasarı değil. Kadınları kurban olmaya indirgemeden ve kim öldü, kim acı çekti gibi şeyleri gerçekten dert etmeden çok zengin hayatlar süren kadınlar olduğunu unutmadan kendi ilgi ilgi alanımızın merkezinde nasıl tutacağımız konusunda bir muğlaklık var. Yani ne teorik olarak ne de politik olarak uğraşması kolay olmayan bir muğlaklık var bu tasarıda.

Bizim için de feminizm ve milliyetçilik ilginç bir konu. Türkiye’de güçlü bir Kürt kadın hareketi ve bunun yanında bir feminist hareket var. Bu ikisinin ilişkisi her zaman çok kolay olmadı. Ama yine de özellikle barış ve Kürt sorununun sonlandırılması konularında önemli ortak mücadeleler yürütülüyor. Ancak halen Türkiye’de feminist hareketin kendi milliyetçiliğiyle yüzleşmesi gerektiği, aksi takdirde Kürt kadın hareketiyle tam onlamıyla birlikte yürümenin mümkün olmayacağına dair eleştiriler var. Siz de Batı feminizminin Ortadoğu ve Afrika gibi yerlerdeki kadınların deneyimlerini ihmal ettiğini söylediniz. Bu ihmalin sonuçları nelerdir? Batı feminizminin şu anki bakış açısı nasıl?

Bence bu temel bir boyutu değiştirdi, çünkü Körfez Savaşı ve terörle mücadele Batı feminizmini çok fazla sarstı. Bence burada milliyetçilik konusu da aynı zamanda ilginç, çünkü herşeyden önce farklı ülkelerde farklı milliyetçilikler var. Bazı yerlerde milliyetçilik etnisite ve etnik kimlikle ilişkili. Mesela Türk milliyetçiliği ve Kürt milliyetçiliği, ya da eski Yugoslavya’da Sırp ve Hırvat milliyetçiliği var.

Ama elbette Batı’da da milliyetçilik var. Fransız ve İngiliz milliyetçiliği var. Ama milliyetçilik aynı zamanda ırk ve ırkçılıkla da bağlantılı. Özellikle sömürgeci ve sömürgeci güç olan ülkelerde.

Farklı yerlere gittiklerinde, kendilerini sadece uluslar olarak görmediler, kendilerini beyaz uluslar olarak gördüler. Böylece, bence bu ırkçılık ve milliyetçiliğin bir karışımı. Afrika, Ortadoğu, Uzak Doğu ve Güney Asya’ya Batı’nın bakışını muhafaza eden bir sömürgecilik ve emperyalizm tarihi var. Farklı yerlerde etnik milliyetçiliğin olması gibi milliyetçilik ve ırkçılık da birlikte işliyor. Feministler kendi ülkelerindeki milliyetçi siyasi projenin bir parçası. Bu projeleri belli açılardan eleştiriyor olabilirler, ama bazılarına bağlılar da.

Eski Yugoslavya’ya baktığımda, feministler milliyetçilik sorusu etrafında bölünmüşlerdir; çünkü bazıları mutlak bir şekilde milliyetçilik karşıtı iken, diğerleri “evet bizler hem milliyetçiyiz hem de feministiz,” dediler. Hırvatistan’da, Hırvat feministler milliyetçi ve anti-milliyetçi feminizm olarak ikiye bölündü. Eminim ki Türkiye’de de Türk milliyetçisi feministler var, aynı zamanda da milliyetçi olmayan feministler. Kürt feministler arasında, ulusal ve feminist mücadelemiz birlikte yürüyor diyen Kürt milliyetçiler olduğu gibi  “Ben feministim ve benim feminizmim sadece milliyetçilikle ilgili değil. Ben sadece Kürt kadını olarak eşit olmak istemiyorum, bölgemdeki mülteciler için de diğer kadınlar için de eşitlik istiyorum” diyenler de vardır. Dolayısıyla, bu mücadeleler ulusal ve uluslararası feminizmde önemli mücadeleler, ulusal sınırlar içinde dayanışma ve uluslararası feminist dayanışma olasılığı bu tür farklı politik tasarılardan etkilenmekte.

Batı feminizmi aynı zamanda, Batı’da eşitlik için yürütülen bu mücadelenin, askerler olarak saygı duyulmaya ve eşit temsil edilmeye başlayan kadınlar için mücadele ettiğin bir duruma yol açtığına dair çok güçlü bir gerçeklikten etkilendi. Ama daha sonra, asker kimliğiyle hegemonik projelerde yer aldılar. İşgalci güç olarak gittiler. Emperyal ırkçı güç olarak gittiler. Dolayısıyla, Batı feminizmi için Körfez savaşı ve terörle mücadele, gerçekte ne tür bir feminizm için tartıştığımız hakkında pek çok soruyu da beraberinde getirdi. Ulusötecilik önemlidir; dayanışma sorunsalı Batı feminizminin bu hegemonik Batı projesinin bir parçası olmaya nasıl karşı durabileceği hususunda önemli anahtar bir sorunsaldı.

Son dönemlerde kadınların, savaş ve çatışmalı süreçlerde özne olarak var olmalarına rağmen daha çok kurban olarak görüldüğünü söylüyorsunuz. Örneğin Kobanê’de kadınlar İŞİD’e karşı savaşıyor, özellikle Kürt kadınları bu savaşta özne konumunda. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu tür deneyimleri nasıl yorumluyorsunuz?

Güney Asya feministleri için –Hindistan ya da Sri Lanka– askeri güçlerde savaşan kadınların olduğunu söylemek çok daha normal ve kolay, sadece liberal ya da özürlükçü olanlarda değil. Aynı zamanda bazı ülkelerdeki kadınların savaşa dahiliyeti sorunluydu, çünkü iki ülkenin tarihi boyuncaki deneyimlerde, Sri-Lanka’da kadınlar Tamil Kaplanları hareketinin önemli bir parçası olmuştur. Hindistan’da ise kadınlar radikal Hindu milliyetçiliğinin önemli bir parçası olmuştur.

Dolayısıyla, burada çok daha açık. Batı’da kadınlar devletin ordusunun parçasıydılar. Sovyetler Birliği’nde, Eski Yugoslavya’da, İkinci Dünya Savaşı’nda, kadınlar Nazizme karşı partizan mücadelenin parçası olmuşlardır. Ama Batı’da kadınların bu askeri rolü bir şekilde biraz daha farklı gerçekleşmiştir. Bu yüzden Batı’da, diyelim ki İtalyan faşist hareketindeki kadınlar ya da Alman Nazi hareketindeki kadınlar hakkında yazmış feminist yazarlar çok fazla yoktur. Birkaç tane var. Ancak kadınların sadece beyinleri yıkandığında bu yönde hareket edeceğine dair bir varsayım vardı; bunun onların kimliklerinin parçası olabileceğine dair değildi bu varsayım. Sen bir kadın olabilirsin ve aynı zamanda Nazi ya da ırkçı olabilirsin.

Kadınlar doğal barış koruyucuları değil…

Evet, bir şekilde, kadınların barış yanlısı olduğu, ilerici güç olduğu, özgürleştirici güç olduğu, ve gerici, korkunç bir tür askeri şiddet hareketlerinin parçası olamayacaklarına dair bir varsayım var. Tüm Avrupa ve ABD’ye baktığımızda, kadınların beyaz ırkçı grupların parçası olduklarını görüyoruz. Yani bir kadının kimliği sadece kadın kimliğiyle sınırlı değil, aynı zamanda belli bir grubun parçası olarak da kadınların kimliği var ve bu grup ırkçı olabilir, milliyetçi olabilir, tamamen patriyarkal de olabilir.

Kadınlar aynı zamanda patriyarkanın taşıyıcısıdırlar. Böylece, bence bugün Batı’nın dahil olduğu sorunlu savaşlarda kadınların katılımı hakkındaki bu durum Batı feminist düşüncesinde çok daha net; batı güçleri olarak bizlerin nasıl ve neden Irak’a girmeyi tercih ederken Suriye’ye girmeyi tercih etmediğimiz… Feminist kadınlar kendilerine bu tür sorular sormaya başladılar ve bence bu çok önemli, çünkü pek çok feminist dil hegemonik proje tarafından çalındı. Bush’tan başlayarak bugün kim varsa ona kadar, Afgan kadınları, Kuveytli kadınları kurtarmaya gidecekleri anlatıldı bize. Bu tür bir dille, kadınların insan haklarının feminist dili hegemonik savaşın bir parçası haline gelmiştir. Savaşları yürüten makine feminist dili entegre etmiştir ve bu dilin feminist bir dil olmadığını kanıtlamak hiç de kolay değildir. Bunu yapmak için feministlerin nasıl ve neden bu dilin kolayca çalınabildiğini derinlemesine düşünmesi gerekmekte.

Bu ilginç bir nokta. Bir önceki soruyla bağlantılı olarak Batı feministlerinin IŞİD’in kadın köleliği, tecavüz gibi kadına yönelik şiddet ve saldırılarına gözü kapalı olduğu, yeterince ilgi göstermediği tarzında bazı eleştiriler var. Bu eleştirilere katılıyor musunuz?

Ben batı feminizminin buna kör baktığını düşünmüyorum. Bence IŞİD yeni bir fenomen; genel olarak yeni bir fenomen olmasıyla ilgili hiçbir siyasi gücün çok da ciddiye almadığını düşünüyorum. Küçük bir grup, baş edilmesi kolay radikaller olarak görüldü.

Dünyanın her yerinden çok fazla genç insanı çekebilecek bir güç haline gelebileceğini kimse düşünemedi. Bu güncel ve daha şok edici bir gelişmeydi herkes için, Sadece batı için değil. Tüm dünyadan gençler ülkelerini terk ediyorlar ve en vahşi ideoloji olarak görünen bir şey için savaşmaya gidiyorlar. Bence Batı feminizminde aslında pek çok tartışma var bunun hakkında. Bunun tartışılmadığı neredeyse hiçbir konferans ya da etkinlik yok bugünlerde. Ama yazılı çalışmalar için, yazılan bir makalenin basılı hale gelmesi bir yıl sürüyor. Dolayısıyla, daha fazla akademik yazının olacağını bekliyorum, ama halihazırda bunların neden olduğuna dair pek çok tartışma da var diye düşünüyorum. Bunun bütün bir modernite projesinin çöktüğüne dair bir tepki olup olmadığı noktasında, tüm demokrasi, özgürlük, özgürleşme ve benzeri konular ekseninde. Yani bu konuda pek çok tartışma var. Ancak belki bu tartışmalar hala belli çevreler içerisinde gerçekleşiyor ve çok fazla akademik yazı, yayın ya da uluslararası ağ bulunmuyor halen.

Bir diğer konu da elbette Batı feminizmini eleştirmek için pek çok neden var ve bunu hepimiz yapıyoruz. Ama batı feminizminde ve genel olarak feminizmde aynı zamanda bir öz yansıtma var. Eğer feminizmde çok önemli -benim için pozitif-  ve etkili bir güç varsa, o da öz yansıtma ve dünya dair daimi bir mücadele. Aynı zamanda biz feministler olarak, dünyanın farklı yerlerinde dünyayı nasıl daha iyi bir yere dönüştürürüz ve daha fazla adalet sağlarız, sadece kadınlar için değil düşüncesi. Sadece kadınlar üzerine odaklandığımız dönem bitti diye düşünüyorum. Dünyanın çok daha karmaşık bir şekilde algılanışını içeren daha geniş bir düşünme biçimi var feminizmde.

Elbette hegemonya çok fazla, herkesin kendi küçük çevresine bakması durumu çok hakim. Ancak bu herhangi bir siyasi projenin özelliğidir, Marksizme baktığımızda, milliyetçiliğe baktığımızda ya da dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir siyasi tasarıya, ideolojiye baktığımızda hep aynı. Ama bence öz yansıtma var aynı zamanda. Belki bazı şeyleri farketmede geç kaldık. Ne olduğunu anlamada pek çok hatalar olduğunu düşünüyorum.  Kapitalizmin ona karşı savaşmamız gereken bir şey olduğunu, şimdi liberalizmin ona karşı savaşmamız gereken birşey olduğunu anlamadık. Sadece kadınlar için savaşmamamız gerektiğini, aynı zamanda kapitalizmle, neo-liberalizmle, kâr yoluyla dünyanın talan edilmesiyle de savaşmamız gerektiğini ve bu mücadelenin sadece kadınların yararına değil herkesin yararına olacağını geç anladık. Dolayısıyla evet, dünyanın farklı yerlerindeki feministler olarak pek çok hata yaptık, özellikle de Batı’nın kendi çıkarları olduğu için Batı’da yaptık. Bunun hakkında söylenecek çok şey yok. Bu bizim bugün gerçekliğimiz.

Röportaj için çok teşekkür ederiz.

 

Dubravka Zarkov’un bazı seçilmiş yayınları:

Zarkov, D. & Glasius, M. (2014). Narratives of Justice in and out of the Courtroom. Former Yugoslavia and Beyond (Springer series in transitional justice, 8). New York USA: Springer.

Zarkov, D. (2014). Identity politics of wars: theorizing, policy and intervention. In H. Hintjens & D. Zarkov (Eds.), Conflict, Peace, Security and Development. Theories and Methodologies (pp. 117-132). Abingdon, Oxon ; New York, NY :: Routledge.

Zarkov, D. (2010). Feminist Conceptions of War: Geographies of Thinking. Review of Women’s Studies, 6, 12-24.

Zarkov, D. (2008). Gender, Conflict, Development: Challenges of Practice. New Delhi: Zubaan

Zarkov, D. (2007). The Body of War: Media, Ethnicity and Gender in the Break-up of Yugoslavia. Durham and London: Duke University Press

+ There are no comments

Add yours