Kadınların Barış Tecrübelerinden Neler Öğrenebiliriz – Bianet / Begüm Zorlu’nun Söyleşisi


DEMOS’un yayınladığı Kadınların Barış Mücadelesinde Dünya Deneyimleri: Sırbistan, Kosova, Sri Lanka, Suriye kitabını hazırlayan Güneş Daşlı ve Nisan Alıcı ile kitabın yazılma sürecini ve kadınların barış tecrübelerini konuştuk.

DEMOSDemokrasi, Barış ve Alternatif Politikalar Merkezi,manifestosunda belirttiği gibi2015 yılında, sosyal bilimler alanında çalışmalar yapan ve bilgi üretimini ortaklaştırmayı amaçlayan kişiler tarafından Ankara merkezli olarak kuruldu.

Bugüne kadar, Türkiye’deki çözüm sürecinden, dünya örneklerine uzanan konular hakkında röportaj, rapor ve analizler hazırladı.

2016 sonunda Güneş Daşlı ve Nisan Alıcı’nın hazırladığı, Ulrike Flader’in danışmanlığını yaptığı “Kadınların Barış Mücadelesinde Dünya Deneyimleri: Sırbistan, Kosova, Sri Lanka, Suriye” kitabını yayınladı.

Geçtiğimiz ay ise, Friedrich-Ebert-Stiftung Vakfı’nın desteği ile Kadınların Barış Mücadelesi: Sırbistan, Kosova ve Türkiye konferansı ile farklı ülkelerde barış mücadelelerinde yer alan kadınları bir araya getirmişti.

Konferansın ardından DEMOS’tan Nisan Alıcı ve Güneş Daşlı’ya merkezin kuruluşunu, kitabın yazılma sürecini ve kadınların barış tecrübelerinden neler öğrenmemiz gerektiğini sorduk.

Bize biraz DEMOS’u anlatabilir misiniz ? Manifestonuzda DEMOS kendisini barış ve eşitlik ilkesi temelinde kurulmuş bir toplum tahayyülü ile kurulan bir araştırma merkezi olarak tanımlıyor. Ne amaçla ve nasıl kuruldu ?

N: Demos, 2015 yılının mayıs ayında Ankara merkezli olarak kuruldu. Yarı akademik çalışmalar yaprak alternatif bilgi üretimini amaçlayan, kendisi için bilgi üretimi yapılmayan toplumsal gruplara bilgi üretmeyi hedefleyen bir araştırma merkeziyiz.

Alternatif bilgi üretmenin alternatif politikalar üretilmesine katkı sunmasını hedefliyoruz. Örneğin kadınların barış mücadelesini incelemek, onların barış süreçlerine katılımını güçlendirecek bir zemin sunuyor bizim açımızdan.

Demos’un kurucuları ve şu andaki üyeleri aktivist ve sosyal bilimci akademisyenlerden oluşuyor. Akademik bilgi üretim süreçlerini aktivizmle harmanlamaya çalışan, yaratıcı öğrenme süreçlerini toplumsal aktörleri güçlendirmenin aracı olarak gören genç bir ekibiz. Yaptığımız tüm çalışmalarda bunu esas alıyoruz ve hem yöntemimizde hem de ortaya koyduğumuz işlerde bu perspektifle ilerliyoruz.

Kısa zamanda birkaç rapor yayınladınız. Anatemaların yanında bir de Ortadoğu bölümünüz var. Ortadoğu’nun dinamikleri diğer çatışmalardan nasıl farklılaşıyor? Diğer çatışmaların Ortadoğu’ya öğretebilecekleri neler ?

G: Ortadoğu, bizim için özellikle toplumsal grupların ve hareketlerin deneyim ve birikimlerine bakmayı önemsediğimiz bir program.

Türkiye’de genelde Ortadoğu, uluslararası ilişkiler, güvenlik gibi konulardan üst seviyedeki siyasi aktörlerin dahil edildiği analizlerle incelenmekte. Biz ise Ortadoğu’da otokton halkların, kadınların ya da mültecilerin özne olduğu çalışmalara odaklanmayı hedefliyoruz.

Kitap çalışmamızda kadın mülteciler üzerinden Suriye’ye bakmaya çalıştık örneğin. Benzer şekilde Rojava deneyimine bakmak da bizim için oldukça kritik.

Toplumsal aktörlere baktığımızda esasında Türkiye için özellikle öğrenilebilecek çok önemli deneyimler var, bugün Tunus’ta, Lübnan’da geçiş dönemi adaleti, kayıplar sorununa ilişkin pek çok önemli gelişmeler olduğunu takip ediyoruz.

Bu bilgileri ortaya çıkarmak ve tartışmak Türkiye’nin kendi çatışma ve demokrasi deneyimi için her anlamda önemli olacaktır.

Yaptığınız çalışmalarda, diğer örneklerde çözüme yol açan imkanların hangileri Türkiye’de eksik ?

N: İlk olarak barışın toplumsallaşamamasından bahsedebiliriz.

Peki barışın toplumsallaşmasından ne anlıyoruz? Çatışmadan etkilenen bütün toplumsal kesimlerin çözüm sürecine, barışın tartışıldığı platformlara etkin olarak dahil olabilmesini kastediyoruz. Bunun için farklı farklı mekanizmalar geliştirilebilir, her çatışmanın kendi dinamiklerine göre barışın yöntemleri de farklılık gösterecektir.

Ancak, örneğin kadınların adalet talebinin gözardı edildiği bir çözüm sürecinin başarıya ulaşmasını bekleyemeyiz. Benzer bir şekilde, zorla yerinden edilenlerin, yakınlarını kaybedenlerin, toprağından edilerek yoksullaştırılanların barıştan ne beklediğinin detaylıca tartışılacağı ve resmi sürece dahil edildiği bir durum da gerçekten çözüm yolunda adım atılmış olur.

Bu saydığımız mağdur gruplarının yanısıra, bu kadar uzun süren bir çatışma aslında toplumun tamamını çeşitli yönleriyle etkilemiş demektir. Dolayısıyla her kesimin barış ve çözümle ilgili algısı, ne beklediği, bunların açıkça tartışılabilmesi çok önemli.

Buna ek olarak, bizdeki gibi uzun sürmüş çatışmalar toplumlar üzerinde çok uzun döneme yayılan bir etkiye sahip oluyor. Yani silahlar sussa, fiziksel şiddet son bulsa dahi topluma yayılmış eşitsizlik, savaştan kaynaklı mağduriyetler, hak ihlallerinin tazmin edilmesi gibi konular on yıllar boyunca o toplumu etkilemeye devam ediyor. Bütün bir sosyal, ekonomik ve siyasal yapı; bu çatışmadan etkilenmiş bir şekilde kendini sürdürüyor.

Bu nedenle herhangi bir çatışmanın sonlandırılması için, çatışmaya neden olan tüm sorunlar işaret edilmeli. Örneğin Kolombiya’da çatışmanın ana nedenlerinden biri olan toprak sorununun çözüme dair çıkarılan yasalara dahil edilmesi ve toprak reformunun gündeme alınması gibi.

Yapısal eşitsizlikleri ele alıp onların ortadan kaldırılması için mücadele edilen bir çözüm süreci savaştan etkilenenlerin bundan sonra başka bir toplumsal düzen içinde yaşayacaklarının da garantisi olmuş oluyor. Mağdurlar açısından barış imkanının gerçekçiliği büyük oranda buna bağlı.

Türkiye’ye baktığımızda bu eşitsizliklerin giderilmesi için gerekli olan pek çok resmi adımın atılmasında isteksiz davranılmasının sürecin başarısızlığında etkili olduğunu söylemek mümkün.

Özetle, çatışmadan etkilenen tüm kesimlerin adalet beklentisi ve hak talebinin mutlaka resmi süreçlerin içine dahil edilmesi gerekiyor. Türkiye’de buna dair atılan adımlar hem çok azdı, hem de ikna edici olmaktan uzaktı.

Batı Balkanlarda, özellikle sivil toplum vasıtası ile etnik bölünmelerin ardına giderek, siyasal alanı yeniden inşa etme çabası da var. Kosova’da sivil toplumun inşası daha yeni görünür oldu ya da biz buradan daha yeni görebildik. Sizin Kosova deneyimi izleminiz nasıldı ? Bu gözlem doğruysa Kosova’yı diğer Balkan ülkelerinden ayıran dinamik neydi ? Kadınlar bu girişimleri nasıl etkiledi ve nasıl yer aldı ?

N: Siyasal alanın ve sivil toplumun inşasında kadınların örgütlü mücadelesi kilit bir role sahip.

Kosova için bunu çatışmanın öncesinden, 1980’lerin sonundan başlayarak gözlemlemek mümkün aslında. Savaş henüz başlamadan önceki süreç Kosova’da Miloseviç baskısının çok yoğun olduğu bir dönem. Arnavutça eğitimin yasaklandığı, Kosova Parlamentosu’nun özerkliğinin fes edildiği, Arnavutların türlü hak ihlallerine uğradığı yıllardan bahsediyoruz.

Bugün Türkiye’de Kürtlerin ve muhalif grupların yaşadıklarıyla çok benzerlik gösteriyor ne yazık ki.

Baskının en yoğun olduğu o dönemde kadınların örgütlenerek küçüklü büyüklü gruplar halinde Kosova’nın dört bir yanında etkinlikler yaptığını biliyoruz. Bunlar zaman zaman okuma yazma eğitimi, zaman zaman da mültecilerle dayanışma etkinlikleri oluyor. Ama bunlara paralel olarak bilinç yükseltme çalışmaları, feminist okumalar da eksik edilemiyor.

1998’de savaş başladıktan sonraysa aynı kadınların siyasi eylemleri başlatan, kamusal alanda savaşa karşı sesin yükselmesini sağlayan aktivitelerini görüyoruz. Sokağa çıkmaktan korkulan bir dönemde binlerce kadın sokağa çıkarak katliamların önlenmesi için uluslararası toplumda ses getiren eylemler düzenliyor. Dolayısıyla toplumdaki sessizliği kıran, savaşın karşısında siyasi bir sözü yükselten yıllardır örgütlü mücadele veren kadınlar oluyor.

Buna rağmen, savaş bitip barış süreci başladığında devreye giren uluslararası aktörler kadınların deneyimlerini bir kenara itiyor. Ulus inşasıyla kol kola giden bu yeni siyasal düzlemde de kadınlar örgütlü şekilde sokağa çıkarak ve tüm mekanizmaları zorlayarak siyasi karar alma süreçlerine dahil olmaya çalışıyorlar.

Kosova’da bugün çok dinamik bir sivil toplum var ve bunun en güçlü ayağını kadınlar ve gençler oluşturuyor. Sırbistan ve belki Bosna için bile bunu söyleyebiliriz. Özellikle geçmişle hesaplaşma, geçiş dönemi adaleti, hatırlama ve çatışmanın yaralarını sarma alanlarında çalışan onlarca örgüt ve aktivist girişimi mevcut ve eski Yugoslavya ülkelerindeki tüm bu oluşumlar birbiriyle koordinasyon içinde. Bir nevi, yüksek siyaset düzeyine alternatif, toplumu dönüştürmeyi ve siyaset yapanların  toplumsal alanı göz önünde tutarak hareket etmesini amaçlayan yoğun bir hareket var.

Sri Lanka’da ise 1983’den beri süren iç savaşta en az 100 bin kişi hayatını kaybetti ve 2009 yılında sağlanan ateşkes zaman zaman “hükümet güçlerinin zaferi” olarak nitelendirildi. Sri Lanka aynı zamanda zorla kaybedilmenin yoğun yaşanıldığı çatışmalardan da biri oldu. Kadınlar bu bağlamda nasıl örgütlendiler ve hangi talepleri öne sürdüler ? 

G: Sri Lanka, negatif barışın olduğu yani bir şekilde savaşın durduğu ancak pozitif barışın sağlanmadığı bir deneyim.

Dediğiniz gibi zorla kaybetmeler savaşın en büyük etkilerinden biri. Zorla kaybetmelere dikkat çeken, savaşın ilk başladığı zamanlarda örgütlenmeye başlayan kayıp anneleri ve yakınları olmuş. Anneler Cephesi bu anlamda Sri Lanka’da 80’lerin sonunda başlayan ilk örgütlenme. Üstelik hem Tamil hem de Sinhala annelerinin birlikte örgütlendiği bir oluşum.

O yıllardan bu zamana pek çok yerel örgütlenme kayıpların bulunması, yerlerinin tespit edilmesi, mezar hakkı talebi ve sorumluların yargılanması için çeşitli eylemler yapmakta. Bu örgütlerden biri olan bizim görüştüğümüz Savaştan Etkilenen Kadınlar Derneği halen kayıplar sorununun devam ettiğini ve dolayısıyla mücadeleye etmeye devam ettiklerini belirtmişti. Ne yazık ki savaş bitmiş olsa da kayıplar sorununu ele alacak kapsamlı bir geçiş dönemi adaleti mekanizmaları kurulmamış, pek çok kayıp halen ortaya çıkarılmamış durumda.

2009 sonrasında bizim baktığımız kadarıyla, kadınların halen sokak eylemlerine devam ettikleri görülmekte. Bugünlerde özellikle yeni bir anayasa yapımı gündemdeyken, kayıp anneleri kayıplar sorunu öne çıkarılmakta, BM gibi uluslararası mekanizmaların dikkatini çekmek için eylemler düzenlemekteler. Aynı zamanda kadınlar uluslararası kadın ağları aracılığıyla ülke dışından da destek almayı hedefleyen çalışmalar yürütmekte.

Sri Lanka’da geçen sene Cumhurbaşkanı Maithripala Sirisena yüzleşme çağrısında bulunmuştu. Siz, DEMOS’taki çalışmalarınızda bu çağrıya somut bir karşılık görebildiniz mi?

G: Araştırmamız için görüştüğümüz Sri Lanka’da önemli bir barış örgütü olan Ulusal Barış Konseyi ve Savaştan Etkilenen Kadınlar Derneği’nden kadınlar, Sri Lanka’da son gelen hükümetin ümit vaadettiğini belirtmişlerdi.

Uzun bir aradan sonra mevcut hükümet yeni bir anayasanın yapımından bahsetmiş ve anayasa yapımını görece daha şeffaf bir şekilde yürüteceğini belirtmişti. Bunu olumlu karşıladıklarını ve belki de ilk defa toplumun dahil olduğu bir anayasa yapım sürecinin yürütüldüğünü özellikle vurgulamışlardı.

Cumhurbaşkanının yüzleşme çağrısı yapması ya da hükümetin yeni bir toplumsal sözleşmeye yönelik adımları olumlu olsa da ne yazık ki 2009 yılı sonrasında geçiş dönemi adaleti konusunda kapsamlı adımlar oldukça aksak bir şekilde devam ediyor.

Kayıplar sorunu, yoksulluk, toprak sorunu gibi temel sorunlar halen varlığını sürdürmekte.

Suriye ise “çatışmaların en vahimi” olarak nitelendiriyor. Böyle bölünmüş ve çoğunlukla silahların konuştuğu bir toplumda kadınlar nasıl örgütlenip mücadele ediyor? Suriyeli ve Türkiyeli kadın aktivistlerin bir araya gelmesi için neler yapılabilir ?

N: Evet, mültecilik ve göç hali aslında bu mücadelenin yoğun bir parçası. Biz çalışmamızda incelediğimiz tüm ülkelerde de bunu gördük aslında.

Suriye’nin içinde hala çok yakıcı şekilde devam eden bir çatışmanın olması, kadınların mücadelesini zorlaştıran bir etmen elbette. Ancak buna rağmen kadınlar insani yardım, yerel çatışmalarda arabuluculuk gibi alanlarda aktif olmayı sürdürüyor.

Bunun dışında Cenevre’deki müzakerelere katılmak için uluslararası ağlarla işbirliği içinde örgütleniyor Suriyeli kadınlar.

Mültecilerin durumuna baktığımızdaysa Türkiye’den bildiğimiz üzere, çok katmanlı bir ezilmişlik sürecini görüyoruz. Çatışmadan dolayı şiddete maruz kalan ya da şiddete tanıklık eden kadınlar göç yollarında türlü tehlikelere açık hale geliyor. Gidecekleri ülkeye vardıklarındaysa çeşitli ayrımcılık ve dışlanma pratikleriyle karşı karşıya kalıyorlar. Sürekli devam eden bir şiddet hali var ve buna karşı kendilerini koruyabilecekleri mekanizmalar çok çok az.

Aktivistlerin biraraya gelmesi için ortak olarak karşılaşılan baskı ve şiddet türlerinden hareket edilebileceğini düşünüyorum. Yani şeklen farklar olsa da kadınlık deneyimlerinin hepimizi ortaklaştırdığı çok fazla nokta var. Şu anda Türkiyeli kadın aktivistlerle Suriyeli kadın aktivistler arasında bu bağ çok güçlü bir şekilde kurulmuş gibi görünmüyor. Daha çok mülteci kadınlarla dayanışmak üzerinden ilerleyen bir hat var. Fakat bunu barış mücadelesi etrafında birleştirmek ve ortak mücadele alanlarını mültecilerle dayanışmayı aşan bir şeklide oluşturmak elzem görünüyor. (BZ/YY)

Begüm Zorlu – Kaynak: http://m.bianet.org/biamag/kadin/188099-kadinlarin-baris-tecrubelerinden-neler-ogrenebiliriz

+ There are no comments

Add yours